Edirne Hakkında

Edirne, Balkan yarımadasının Trakya adını alan güneydoğu kesiminde, Tunca nehrinin Meriç'e kavuşmadan önce meydana ge­tirdiği kavis içinde yer alır. Eski çağlardan beri Ana­dolu'yu Avrupa'ya bağlayan ana güzergâhta bulunması itibariyle her dönemde önemli bir merkez olan Edirne, asıl gelişmesini ise Osmanlı hâkimiyeti dö­neminde göstermiştir. XIX. yüzyıldan itibaren uğradığı işgallerin ardından bir serhat şehri konumu kazanmış olmasının kentin daha da gelişip büyümesini olum­suz yönde etkilediği düşünülebilir.

Genel kabule göre Edirne'nin bulunduğu bölgede en eski yerleşim merkezinin Trak kabile­lerinden Odrisler'ce Meric ile Tunca’nın birleştiği yerde kurulduğu, Makedonyalıların burayı Orestler'in bir kolonisi haline getirdiği bilinmektedir. II. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus (117-138) tarafından ye­niden kurulunca onun adına izafeten verilen Hadrianopolis adı, İs­lâm kaynaklarında “Edrenos” ve “Edrenaboli” tarzında yazılmış; I. Murad zamanında “Edrene” şeklini almış ve muh­temelen XVIII. yüzyıldan itibaren “Edir­ne” olarak kullanılmaya başlamıştır.

Eski kaynak­larda daha çok askerî olaylar dolayısıyla anılan Edirne 586'da Avarlar tarafından kuşatıldıktan sonra Bizans ve Bulgar Krallığı arasında mücadelelere sahne olduğu gi­bi Peçe­nek hücumlarına da maruz kalmıştır (1049, 1078). 1342-1343 yıllarında Trak­ya'ya geçen Aydınoğlu Umur Bey Edirne tekfurunun hücum­larına karşı koymuş, Osmanlı şehzadesi Süley­man Paşa’nın 1352'de Trakya'ya geçerek Bulgar-Sırp kuvvetlerini boz­guna uğratması üzerine Osmanlılar Edirne ile ilgilenmeye başlamış ve Orhan Gazi'nin sağlığında oğlu Murat ile Lala Şâhin'in bilinçli siyaseti sonucu 1361’de fethedilmiştir. Edirne'nin fethi Balkanlar ve Avrupa tarihi için bir dönüm noktası oluşturduğu gibi İstanbul'un fethini de ko­laylaştırmıştır. Rumeli'nin fethi için bir harekât üssü olarak kullanılan Edirne'­de Yıldırım Bayezid İstanbul'u muhasa­ra hazırlıkları yapmış ve İstanbul üzeri­ne buradan yürümüştür. II. Murat hayatının so­nuna kadar bu şehirde oturmuş ve bura­da vefat etmiştir. Babasının ölümü üzerine Manisa'dan Edirne'ye gelerek tahta oturan Şehzade Mehmet, İstanbul'un zaptı ile ilgili bütün plan ve hazırlıklarını 1452-1453 kışında Edirne'de yaptırdı. İstanbul'un fethin­den sonra da Edirne'nin önemi uzun sü­re devam etmiş, Fatih Sultan Mehmet fet­hin ardından Balkanlardaki faaliyetleri için burayı hareket üssü olarak kullan­mıştır.

XVI. yüzyıl şehrin gelişmesine yönelik faaliyetle­rin gerçekleştirildiği ve muhteşem âbi­delerin vücuda getirildiği bir dönem olmuş, XVII. yüz­yılda ise I. Ahmed başta olmak üzere ba­zı Osmanlı padişahlarının burada otur­maları dolayısıyla Edirne yeniden önem kazanmış ve âdeta ikinci bir başşehir olmuştur. Edirne XVIII. yüzyıl ortalarında meydana ge­len iki âfetin yol açtığı büyük hasara uğradı: Altmış kadar mahallenin baştan başa harap oldu 1745 yangını ile 1751’de pek çok binanın yıkılmasıyla sonuç­lanan deprem.

1828-1829 Os­manlı-Rus savaşında ilk defa bir yaban­cı istilâsına uğrayan Edirne, en acı ve ıstıraplı dönemini 1877-78 ikinci Rus ve 1912-1913 Balkan harplerindeki Bulgar işgalleriyle yaşadı. 21 Temmuz 1913’te ise geri alınan şehir, I. Dünya Sa­vaşı sonunda Temmuz 1920’de uğradığı Yunan işgalinden 1922'de kurtarıldı; Lo­zan Antlaşması ile de Türkiye Cumhuriyeti'nin bir serhat şehri haline geldi.

Edirne'nin Os­manlı hâkimiyeti döneminde kaydettiği gelişmenin somut göstergeleri inşa edilen binalardır. Tunca ke­narında bugün Kaleiçi denilen yerde bu­lunan ve bugüne sadece saat kulesi kalmış olan ­kale şeh­rin nüvesini teşkil etmiştir. Edirne bir saraylar şehridir. I. Murad tarafından yaptırılan Eski Saray’dan başka Yıldırım Bayezid’in de bir saray inşa etti­rildiği bilinmektedir. Tunca Sarayı, Hün­kar Sarayı, Edirne Sarayı gibi adlarla da anılan Saray-ı Cedîd ise şehrin dışında Tunca’nın batısındaki geniş bir düzlük­te bulunmaktaydı. Şehir içinde Hatice Sultan Sarayı'ndan başka IV. Mehmed zamanın­da yaptırılan Çadır Köşkü, Buçuktepe Kasrı, Hıdırlık Kasrı, Yıldız Kasrı, Karaağaç'ta Demirtaş Kasrı saray türü yapıların diğer örnekleridir.

Edirne, özellikle sanat şaheseri camileriyle ayrı bir şöh­rete sahiptir. Şehrin ilk camii I. Murad'ın emriyle tesis edilen, II. Murad zamanın­da yanına bir medrese yaptırılan Halebî Camii (Çelebi Camii); XIV. yüzyıldan kalma yegâne cami ise 1399 tarihli Yıldırım Camiidir. İnşası Emîr Süleyman tarafından başlatılan Eskicami, I. Mehmed za­manında tamamlanmış ve Ulucami adı­nı almıştır. II. Murad tarafından 1436'da yap­tırılan Mu­radiye Camii, 1435 tarihli Dârülhadis, II. Murad tarafından 1438'de başlanıp 1447'de tamamlanan Üç Şerefeli Cami bu yüzyıla ait diğer önemli eserlerdir. II. Bayezid'in Tunca kenarında yaptırdığı cami, tabhâne, dârüşşifâ, tıp medresesi ve imaretten ibaret külliyesi ise ayrı bir öneme sahiptir (1484-1488). Dârüşşifâ ve tıp medresesi günümüzde üniversitemizin Avrupa müze ödüllü kurumu olarak yılda 200.000’den fazla ziyaretçi ağırlamaktadır. XV. yüzyıl­da inşa edilen diğer mâbedler arasında Gazi Mihal (1422), Beylerbeyi (1429), Şah Melik (1429), Mezid Bey (1442), Kasım Paşa (1479) camileri sayılabilir.

XVI. yüzyılda Edirne'nin en güzel mi­mari eserleri Mimar Sinan tarafından ya­pılmıştır. Bunlar arasında sonradan yı­kılan Taşlık Camii, Defterdar Camii ile Şeyhî Celebi Camii ve nihayet onun muh­teşem eseri Selimiye Camii en önemlile­ridir. Medrese, dârülkurrâ, sıbyan mek­tebi ve muvakkithânesiyle muhteşem Selimiye Camii, önceleri Kavak Meydanı denilen Edirne'ye hâkim bir yerde inşa ettirilmiştir.

Külli­yelerde mevcut olanlardan başka II. Murad tarafından Üç Şerefeli Cami avlusunda kurulan Saatli Medrese, Darül Hadis ve Fâ­tih Sultan Mehmed tarafından yaptırı­lan Peykler Medresesi Edirne’nin aynı zamanda bir ilim merkezi olduğunu göstermektedir. Bütün bunlara ilaveten birçok han, hamam, bedesten, köprü, çeşme ve çarşıya sahip bulunuşu Edirne’yi bir medeniyet şehri yapmaktadır.

Edirne, tarihî âbideleri yanında önem­li bir kültür merkezi olup bura­daki ilim ve irfan muhitinde yetişmiş pek çok meşhur şahsiyet vardır. Bunlar ara­sında şeyhülislâmlardan Kemalpaşazâde Şemseddin Ahmed, Ahmed Şemseddin Efendi, Şeyhülislâm Mehmed Emin Efen­di, Gülşenî tarikatının pirlerinden Şeyh Hasan Sezâî-yi Gülşenî, mevlevîhâne ku­rucularından Celâleddin ve Cemâleddin Çelebiler (II. Murad devri), Fâtih devri şairlerinden Hacı İvazpaşazâde Atâî, II. Selim devri şairlerinden hekim Sinanoğlu Atâî, tezkire sahibi Sehî, eş-Şekâi-ku'n-numâniyye mütercimi Mecdî, İbretnümâ-yı Devlet müellifi Kesbî, ta­rihçi Oruç Bey, Edirne tarihçileri Abdurrahman Hibrî, Çevri İbrahim ve Örfî Mahmud Ağa sayılabilir.

XIV-XIX. yüzyıllar arasında Osmanlı ah­şap işlerinde "edirnekâri" veya "Edirne işi" diye adlandırılan gelişmiş bir beze­me tekniği görülmektedir. İlk defa Edir­ne'de ortaya çıkan ve Edirneli sanatçıla­rın elinde başlı başına bir özellik kaza­nan bu teknik daha sonra İstanbul, ve Bur­sa başta olmak üzere Anadolu'nun birçok yerinde yay­gın biçimde uygulanmıştır. Edirnekârî özellikle trabzan ayaklarında, dolap kapaklarında, çekme­celerde, tavanlarda, lambalık ve şamdan altlık­ları ile diğer ahşap malzemelerde hatta cilt ka­paklarında kullanıldığı görülmüştür.

Edirne evleri­nin en belirgin özelliği olan tavanlarda XIX. yüzyıldan itibaren rokoko üslûbu hâkim olmuş ve bitkisel motiflere geniş yer verilmiştir. Bu sanatın en nadide örneklerini oluşturduğunda kuşku olmayan Edirne Sarayı’nda, Cihannümâ Kasrı'nda ve Kum Kasrı'ndaki edirnekârî tavanlar ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır.

Edirne ismi gelenekli sporlarımızdan güreşle özdeşleşmiştir. Osmanlı dönemin­de saray dışı güreş müsabakası mekanlarından biri de panayırlardır. Panayır güreşleri­nin en önemlisi Kırkpınar'da yapılırdı. Halen her yıl temmuz ayının ilk yarısında Edirne'nin Sarayiçi mevkiinde aynı adla düzenlenen güreşler eski ge­leneği devam ettirmektedir. Tarihi Or­han Bey zamanına kadar giden Kırkpı­nar güreşleri, rivayete göre Şehzade Sü­leyman Paşa ile (ö. 1357) Rumeli'ye ge­çen kırk gazi yiğidin o civarda güreşmesiyle başlamıştır. İlk iki gün ge­nellikle küçük boyların pehlivanları, son gün ise büyük orta, baş altı ve baş peh­livanlar güreşirler. Kırkpınar güreşleri yağlı güreş tarzında ve bu türün kural­larına uygun olarak kıran kırana yapılır. Galip gelen başpehlivana altın kemer verilir ve üç yıl üstüste başpehlivanlığı elinde tutan kişi üçüncü yılın sonunda altın kemerin temelli sahibi olur. Bu gü­reşlerin önemli görevlilerinden biri, bü­tün güreşçileri özelliklerini söyleyerek yüksek sesle tanıtan ve dua yapan caz­gırdır. Cazgırlar genellikle eski pehlivan­lar arasından çıkar.

Bu içerik 11.02.2014 tarihinde yayınlandı ve toplam 1542 kez okundu.